Bir kez başını okşadığımız için peşimize takılıp bizi otobüs durağına kadar uğurlayan, aynı sokağı ve mahalleyi yıllardır paylaştığımız yoldaşlarımız, iki yıl önce başlayan yasal süreçle birlikte bir anda “başıboş” ve “tehlikeli” ilan edildi. Birlikte yaşadıklarımız, giderek sokaklardan temizlenmesi gereken birer düşmana dönüştürüldü. Mahallenin köşesinde uyuyan, esnafın önüne bıraktığı sudan içen, işe giderken gördüğümüz, bazen adını bildiğimiz bazen yalnızca birbirimizi tanıdığımız hayvanların yerini, bugün kamuoyuna açıklanan toplama oranları aldı. Birlikte yaşadığımız canlılar önce “sahipsiz hayvan” kategorisine, ardından sayılara ve yüzdelere dönüştü.
2024 yılında yürürlüğe giren ve kamuoyunda “Katliam Yasası” olarak anılan düzenlemenin üzerinden iki yıl geçti. Bu iki yılda değişen yalnızca mevzuat olmadı. Yasanın ardından sokakta yaşayan hayvanların toplanması zorunlu hale gelirken, yıllardır savunulan “kısırlaştır, aşıla, yerinde yaşat” yaklaşımından da uzaklaşıldı. Hayvan hakları savunucularının aktardığı tanıklıklarda ise mahallelerde yaşayan hayvanların kaybolduğu, sokakların boşaldığı ve barınaklara götürülen hayvanların akıbetine ilişkin bilgi edinmenin giderek zorlaştığı bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu tablonun geldiği noktayı geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklama oldukça açık biçimde gösterdi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, sokakta yaşayan hayvanların yüzde 96,5’inin toplandığını açıkladı. Bir kamu politikasının uygulanma düzeyini gösteren herhangi bir istatistik gibi sunulan bu oran, ilk bakışta hedefe ne kadar yaklaşıldığını anlatıyor. Yüzde 96,5 tamamlanmış bir işi, geriye kalan yüzde 3,5 ise henüz ulaşılmamış bir hedefi çağrıştırıyor. Fakat burada sözünü ettiğimiz şey tamamlanmayı bekleyen bir altyapı çalışması ya da toplanması gereken atıklar değil. Her bir sayının karşılığında yaşadığı yerden alınan, başka bir yere götürülen ve çoğu zaman sonrasında ne olduğunu bilmediğimiz canlılar var.
Belki de tam bu nedenle bu oran, yalnızca Katliam Yasası’nın ne ölçüde uygulandığını değil, hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin ne kadar hızlı değişebildiğini de gösteriyor. İki yıl önce mahallemizin bir parçası olan bir köpeğin bugün aynı sokakta bulunması, onun “başıboş” olduğunun kanıtı sayılabiliyor. Varlığı önce bir soruna, ardından güvenlik tehdidine, son olarak da ortadan kaldırılması gereken bir duruma dönüştürülüyor. Nitekim hayvan hakkı savunucularının iki yıllık sürece ilişkin değerlendirmelerinde de yasanın toplumdaki hayvan algısını değiştirdiği ve hayvanlara yönelik korku söylemini güçlendirdiği vurgulanıyor.
Oysa bugün “sokak hayvanları sorunu” olarak adlandırılan durum kendiliğinden ortaya çıkmadı. Kısırlaştırma ve aşılama politikalarının yıllarca gerektiği ölçüde uygulanmaması, hayvanların terk edilmesi, üretim ve satışın sürmesi, belediyelerin yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi insan eliyle yaratılan bir tablonun parçalarıydı. Buna rağmen bugün tartışmanın merkezinde bu politikaların neden işlemediği değil, hayvanların neden hâlâ sokakta olduğu bulunuyor. Sorunu yaratan koşullar görünmezleşirken, bu koşulların sonucunda sokakta yaşayan hayvanın kendisi “sorun” haline geliyor. Üstelik 2024 düzenlemesi üretim ve satışı ortadan kaldırmazken sokakta yaşayan köpeklerin bakımevlerine alınmasını öngören bir sistem kurdu.
Bu nedenle yüzde 96,5’e yalnızca kaç hayvanın toplandığını gösteren bir sayı olarak bakmak yeterli değil. Asıl mesele, bir canlının yaşadığı sokaktan alınmasını ne zaman bir kamu politikasının başarı göstergesi olarak kabul etmeye başladığımız. Daha da önemlisi, hangi canlıların bizimle aynı sokağı paylaşmasını meşru, hangilerinin varlığını ise ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak gördüğümüz.
Çünkü bugün sokakta yaşayan hayvanlar üzerinden yürütülen tartışma, yalnızca hayvanların nerede yaşayacağına ilişkin değil. Aynı zamanda yaşam hakkının sınırlarını nerede çizdiğimizle ilgili. Hangi hayatlar korunmaya değer, hangileri gözden çıkarılabilir? Ve bir yaşamın bu sınırın hangi tarafında kalacağına kim karar veriyor?
Birlikte Yaşamdan “Sorun” Yönetimine
İktidarın kendisini var etmesinin ve güçlendirmesinin en eski yollarından biri, karşısına bir “öteki” koymaktır. Bu ötekinin kim olduğu zamana ve koşullara göre değişebilir; ancak işlevi çoğu zaman benzerdir. Toplumun korkuları, huzursuzlukları ve çözülemeyen sorunları belirli bir grubun ya da varlığın üzerinde toplanır. Böylece karmaşık nedenleri olan toplumsal meseleler daha kolay anlatılabilir bir hikâyeye dönüşür: Ortada bir sorun vardır, bu sorunun bir faili vardır ve iktidar toplumu bu failden koruyacak güç olarak kendisini konumlandırır. “Biz” ancak karşısında bir “onlar” olduğunda daha belirgin hâle gelir; güvenliği sağlayacak olan da tehdidin ne olduğunu tarif eden olur.
Son yıllarda sokakta yaşayan hayvanlar etrafında kurulan dilin de bu siyasal mekanizmadan bağımsız olduğunu düşünmek zor. Elbette sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili gerçek sorunlar var. İnsanların saldırıya uğradığı vakalar, kontrolsüz biçimde çoğalan hayvan nüfusu ve hem insanlar hem de hayvanlar açısından güvenli olmayan yaşam koşulları görmezden gelinemez. Fakat tam da burada, bir sorunun varlığı ile o sorunun nasıl tarif edildiğini birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü bir süre sonra tartışma, sorunu ortaya çıkaran koşullardan uzaklaşıp doğrudan hayvanların varlığına yöneldi.
Yıllardır yeterince uygulanmayan kısırlaştırma politikaları, denetlenmeyen üretim ve satış, sokağa terk edilen hayvanlar ve sorumluluklarını yerine getirmeyen kurumlar geri plana çekilirken sokaktaki köpek giderek bütün bu tablonun görünen yüzüne dönüştü. Sorunun nedenleri yerine sonucunu gösteren bir canlı karşımızdaydı artık. Üstelik onu tarif etmek için kullanılan kelimeler de değişiyordu. Mahallenin köpeği “sahipsiz”, sahipsiz olan “başıboş”, başıboş olan ise kolaylıkla “tehlikeli” olabiliyordu. Tehlikeli kabul edilen bir canlının yaşam alanımızdan uzaklaştırılması da böylece yalnızca mümkün değil, gerekli gösterilebiliyordu.
Dil burada önemsiz bir ayrıntı değildir. Çünkü “başıboş köpek” dediğimizde yalnızca bir hayvanın sahibinin olmadığını söylemeyiz; denetimsizliği, belirsizliği ve potansiyel tehlikeyi de çağırırız. “Toplama” dediğimizde ise yaşadığı yerden alınan bir canlıdan çok, yerine getirilmesi gereken idari bir işlemden söz ediyormuşuz gibi olur. Hayvan böylece önce hikâyesinden, ardından yaşadığı yerle kurduğu bağdan koparılır. Sonunda geriye yönetilmesi gereken bir nüfus kalır.
Bu dönüşüm, yaşam hakkının nasıl güvenlik söyleminin karşısına yerleştirilebildiğini de gösteriyor. İnsanların güvenliği ile hayvanların yaşamı sanki aynı anda korunamayacak iki değer gibi sunulduğunda, bize iki seçenek bırakılmış oluyor: ya insanı ya hayvanı seçmek. Oysa bu ikilik, yıllardır yapılmayanları konuşmanın önüne geçiyor. Düzenli kısırlaştırmanın neden gerçekleştirilmediğini, üretimin neden devam ettiğini, hayvanların neden terk edildiğini, yerel yönetimlerin neden yeterli kapasite oluşturmadığını sormak yerine çok daha basit bir soruya yöneliyoruz: Köpekleri ne yapacağız?
Belki de bu sorunun kendisi, geldiğimiz noktayı anlamak açısından yasadan bile daha açıklayıcı. Çünkü “köpekleri ne yapacağız?” dediğimiz anda hayvanı çoktan birlikte yaşadığımız bir canlı olmaktan çıkarmış, hakkında karar verilmesi gereken bir nesneye dönüştürmüş oluyoruz. Nerede yaşayacağına, sokakta bulunup bulunamayacağına, hangi koşullarda yaşamaya devam edebileceğine ve nihayetinde yaşamının korunmaya değer olup olmadığına karar veren yine insan oluyor.
Bu nedenle mesele yalnızca sokak hayvanlarının sayısını azaltmaya yönelik bir kamu politikası değildir. Mesele aynı zamanda bir toplumun korkusunun nereye yöneltildiği, güvenliğin kimin varlığı pahasına kurulabildiği ve kentte kimlerin yaşamının meşru kabul edildiğiyle ilgilidir. Dün başını okşadığımızda peşimize takılan hayvanın bugün “tehdit” olarak karşımıza çıkabilmesi, hayvanın değişmesinden çok ona bakışımızın değiştirilmiş olmasıyla ilgilidir.
Belki de asıl tehlikeli olan tam olarak budur: Bir canlıyı öldürülebilir hale getirmeden önce, onu gözümüzde yaşamaya daha az değer bir varlığa dönüştürmek gerekir.
Korunmaya Değer Hayatlar, Gözden Çıkarılabilir Hayatlar
Bir yaşamı gözden çıkarılabilir hale getiren şey nedir? Sokakta yaşayan hayvanlar etrafında son iki yılda yürütülen tartışmaya baktığımızda bu sorunun yanıtının yalnızca “tehlike” ile açıklanamayacağını görüyoruz. Aynı hayvan bir evin kapısından içeri girdiğinde ailenin bir parçası sayılabilirken, birkaç metre ötede, sokakta yaşadığında “sahipsiz” olarak tanımlanabiliyor. Birinin tasmasını taktığı köpeğin yaşamı korunması gereken bir değerken, kimsenin mülkiyetinde olmayan köpeğin yaşamı hakkında karar vermek giderek daha kolay hale geliyor. Böylece yaşam hakkının kendisi değil, insanla kurulan ilişkinin biçimi belirleyici olmaya başlıyor.
“Sahipsiz” kelimesi bu nedenle üzerinde durmaya değer. Bir hayvanın bir insana ait olmadığını anlatıyor gibi görünse de aynı zamanda onun hiçbir yere ait olmadığı düşüncesini de beraberinde getiriyor. Oysa sokakta yaşayan hayvanların önemli bir kısmı tam da yazının başında sözünü ettiğimiz ilişkilerin içinde yaşıyor. Bir apartmanın önünde uyuyor, bir esnaf tarafından besleniyor, mahallenin çocukları tarafından tanınıyor, bazen birkaç sokak boyunca aynı insanlara eşlik ediyorlar. Hukuken birinin “sahibi” olmadığı halde bir sokağın, bir mahallenin, bir kentin ortak yaşamının parçası olabiliyorlar. Onları yalnızca “sahipsiz” olarak tanımlamak, bu ilişkinin ve ortak yaşamın bütün izlerini silmek anlamına geliyor.
Buradaki sorun yalnızca kullandığımız kelimeler de değil. Çünkü hayvanın hiçbir yere ait olmadığı fikri, onun bulunduğu yerden alınmasını da kolaylaştırıyor. Sokak onun yaşam alanı olarak değil, geçici olarak bulunduğu ve çıkarılması gereken bir yer olarak görülmeye başlanıyor. “Toplama” kelimesi de tam burada devreye giriyor. Yaşadığı yerden alınan, alıştığı insanlardan ve diğer hayvanlardan koparılan bir canlının başına gelenler, idari bir işlemin tarafsız dili içinde kayboluyor. Toplananların oranı yüzde 80, yüzde 90 ya da yüzde 96,5 olarak açıklandığında ise tek tek yaşamlar bütünüyle görünmezleşiyor. Sayı yükseldikçe politikanın başarısı artıyor; fakat o yüzdelerin içinde hangi hayvanın nereden alındığını, nereye götürüldüğünü ve sonrasında ne yaşadığını göremiyoruz.
Tam da bu nedenle hayvan hakları savunucularının barınaklarda ve toplama süreçlerinde yaşananları kayıt altına alma çabası yalnızca hayvan sevgisi üzerinden değerlendirilemez. Hayvanların nereye götürüldüğünü sormak, barınaklardaki koşulları izlemek, kötü muamele ve öldürme iddialarını kayıt altına almak, görünmez hale getirilen yaşamların tanıklığını üstlenmek anlamına geliyor. Bugün bu tanıklığı sürdüren hayvan hakları savunucularının da baskılarla karşı karşıya kalması, meselenin yaşam hakkının yanında bilgi edinme, kamuyu denetleme ve itiraz etme hakkıyla da doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor.
Çünkü bir yaşamı gözden çıkarılabilir hale getirmenin en kolay yollarından biri, ona ne olduğunu görünmez kılmaktır. Sokaktan alınan hayvanın ardından nereye götürüldüğünü bilmiyorsak, barınağın kapısından içeri giremiyorsak, içeride yaşananları görüntüleyemiyorsak “toplama” kelimesinin arkasında kalan gerçeklikle aramızdaki mesafe de büyüyor. Hayvan sokaktan kaybolurken onun hikayesi de kamusal alandan çekiliyor. Geriye yalnızca açıklanan rakamlar, oranlar ve tamamlanması beklenen hedefler kalıyor.
Oysa aynı yaşam alanını paylaştığımız her bir canlının yaşamından sorumluyuz. Bu sorumluluk onları evlerimize almakla, tek tek sahiplenmekle ya da yalnızca hayvanları seven insanların çabasıyla sınırlandırılamaz. Asıl mesele kentleri yalnızca insanların ihtiyaçlarına göre düzenlenen alanlar olmaktan çıkarıp, hayvanların da güvenli biçimde yaşayabileceği ortak yaşam alanları haline getirebilmektir. Sokakta yaşayan bir hayvanın yaşam hakkının güvencesi, bir insanın onu sahiplenmesine bağlı olmamalıdır.
Hayvan dostu bir kent de hayvanların sokaklardan toplandığı, görünmez hale getirildiği bir kent değildir. Kısırlaştırmanın düzenli ve erişilebilir biçimde gerçekleştirildiği, aşılama ve tedavinin sağlandığı, hayvanların suya ve besine erişebildiği, terk etmenin ve kontrolsüz üretimin önlendiği; insanların güvenliği ile hayvanların yaşam hakkının birbirinin karşısına yerleştirilmediği bir kenttir. Böyle bir kent kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunun sorumluluğu yalnızca mahallede hayvanlara su bırakanlara, gönüllülere ya da hayvan hakları savunucularına yüklenemez. Yerel yönetimlerden merkezi idareye kadar kamunun yerine getirmesi gereken bir sorumluluktur.
Yıllarca yerine getirilmeyen bu sorumlulukların sonucunda ortaya çıkan tabloyu bugün hayvanların yaşam hakkından vazgeçmenin gerekçesine dönüştürmek ise çözüm değildir. Tam tersine, kamusal bir başarısızlığın bedelini o başarısızlığın ortaya çıkmasında hiçbir payı olmayan canlılara ödetmektir. Hayvanları kentten çıkararak sorunu ortadan kaldırmış olmayız; yalnızca sorunun nedenlerini gözden uzaklaştırmış oluruz.
Bu nedenle belki de artık “Sokaktaki hayvanları ne yapacağız?” sorusundan vazgeçmemiz gerekiyor. Çünkü bu soru daha en başından hayvanları hakkında karar vereceğimiz bir sorun olarak karşımıza koyuyor. Sorulması gereken, kentlerimizi neden hala hayvanlarla birlikte yaşamaya uygun hâle getiremediğimizdir.
Bir toplumun yaşam hakkına verdiği değeri yalnızca koruduğu hayatlara bakarak anlayamayız. Hangi hayatların gözden çıkarılmasına razı olduğumuza da bakmamız gerekir. Hayvanların yaşam hakkını korumak onları hayatımızdan uzaklaştırmakla değil, insanların ve hayvanların güvenli biçimde bir arada yaşayabileceği kentleri kurmakla mümkündür. Çünkü kent yalnızca bize ait değildir; aynı sokağı, aynı suyu, aynı gölgeyi ve aynı yaşam alanını paylaştığımız her canlının kentidir.
Kaynakça
Fotoğraf: Ali Dinç / csgorselarsiv.org
https://bianet.org/yazi/tehlike-sokakta-yasayan-hayvanlar-degil-degisen-dusunce-bicimimiz-i-322361
https://www.leblebi.tv/bakan-ciftciden-sokak-hayvanlarinin-yuzde-965i-toplandi




