4 Ekim Hayvanları Koruma Günü

“Koruma” kelimesi ne zaman geçse akıllara, kimin korunduğu kadar kimden korunduğu da gelir. 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nde belki de önce bu soruyu sormamız gerekiyor: Hayvanları kimden koruyoruz? Eğer hayvanları korumak ve bakımına destek olmakla yükümlü politika yapıcılar hayvan haklarını ihlal ediyor, üstelik bu ihlalleri yasallaştırıyorsa, hayvanları kimden koruyacağız?

Hayvanları korumak yalnızca “onları sevenlerin” yapması gereken bir iş gibi algılandığında, hakları korumak bireysel çabalara dönüşüyor. Sokakta yaşayan bir köpeğin mama kabını doldurmak, yaralı bir kediyi veterinere götürmek, bir kuşun önüne su koymak, bir hayvanın götürüldüğü bakımevinin kapısında saatlerce beklemek birkaç insanın vicdanına bırakılıyor. Oysa hakların varlığı kolektifin sorumluluğundadır. Bir hakkın korunabilmesi için o hakkın öznesini sevmemiz gerekmez. Hak, sevgiye bağlı değildir. Bir canlının yaşam hakkı, onu sevip sevmememize göre var olmaz.

Bugün bunu söylemek daha da önemli. Çünkü kamuoyunda yaşam hakkı savunucularının “katliam yasası” olarak adlandırdığı 7527 sayılı düzenleme, 2024 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nda önemli değişiklikler yaptı. Düzenlemeyle “sahipli hayvan” tanımı Bakanlık veri tabanına kayıtlı olma şartına bağlandı; bunun dışındaki evcil hayvanlar ise “sahipsiz” olarak tanımlandı. Bakımevlerine alınan köpeklerin sahiplendirilinceye kadar burada tutulması öngörüldü ve belirli koşullarda öldürülmelerine imkân veren hükümler getirildi. Anayasa Mahkemesi de 2025 yılında bu hükümlere yönelik iptal talebini reddetti.

Böylece bir bakım vereni olduğu hâlde, yıllardır aynı sokakta yaşayan, mahalledeki insanların adını bildiği, suyunu ve mamasını verdiği bir hayvanın yalnızca resmi olarak kayıtlı olmadığı için “sahipsiz” kabul edilmesi mümkün hâle geldi. Bir canlıyla kurulan yılların bağı, onu her sabah besleyen insan, uyuduğu kapının önü, tanıdığı sokaklar ve insanlar hukukun gözünde sahiplik ilişkisi sayılmayabiliyor. Bir bakım vereni olduğu hâlde bir hayvanın sokaktan alınması, kapatılması ve öldürülme tehdidiyle karşı karşıya kalması bize bir kez daha aynı soruyu sorduruyor: Kimi, kimden koruyoruz?

Bu soru yalnızca sokakta yaşayan köpeklerle de sınırlı okumak da mümkün değildir.

Bir yandan hayvanları “koruduğumuzu” söylerken diğer yandan yaban hayvanlarının yaşamı ihalelere konu ediliyor. 2026–2027 av yılı için Adana, Mersin, Kayseri, Hatay ve Niğde’de yaban keçilerinin “av turizmi” kapsamında avlatılması için kotalar ihaleye çıkarıldı. Başka kentlerde de benzer biçimde yaban keçileri ve diğer yaban hayvanları için av turizmi ihaleleri açıldı.

Bir hayvanın yaşamı önce “korunması gereken doğal varlık”, sonra kota, ihale ve bedel haline gelebiliyorsa “koruma” kelimesinin kendisini yeniden düşünmek zorundayız. Bir canlının yaşamına ekonomik bir karşılık biçildiğinde, öldürülmesi için ödeme yapıldığında, gerçekten korumadan söz edebilir miyiz?

2024 yılının sonunda İstanbul Havalimanı’nda küçücük bir kargonun içinde bulunan goril yavrusu Zeytin, yasa dışı yaban hayatı ticaretinin bir mağduruydu. Nijerya’dan Tayland’a gönderilen bir kargoda, gerekli CITES belgesi olmadan taşınırken bulundu. Önce rehabilite edildi; 2025 yılının ağustos ayında yetkililer Zeytin’in “ait olduğu yere” gönderileceğini açıkladı. Ancak birkaç ay sonra Nijerya menşeli olmadığı gerekçesiyle Türkiye’de kalmasına ve bir hayvanat bahçesine yerleştirilmesine karar verildi. 2026 yılında ise Zeytin’in tutulduğu koşullar ve geleceğine ilişkin belirsizlik yaşam hakkı savunucuları tarafından yeniden gündeme getirildi.

İnsan eliyle doğasından koparılan, bir kutuya konularak başka bir ülkeye gönderilmeye çalışılan Zeytin’i kaçakçılıktan kurtardık. Ama sonra doğasına geri gönderilmesine engel olduğumuz Zeytin’in hayatının geri kalanını nerede geçireceğine de yine insanlar karar verdi. Onun adına konuşuldu, onun adına ülkeler ve kurumlar karar verdi. Bütün bu süreçte belki de en az sorulan soru şuydu: Zeytin için iyi olan ne?

Gaziantep Doğal Yaşam Parkı’nda yaşayan zürafa Şakir, Aralık 2025’te öldü. Belediye, ölüm nedenini ileri yaşa bağlı çoklu organ yetmezliği olarak açıkladı. Buna karşılık yaşam hakkı savunucuları ve veteriner hekimler, Şakir’in tutulduğu koşulları ve esaretin onun sağlığı üzerindeki etkisini tartışmaya açtı. Ölümünden haftalar önce de yaşam alanının zürafaların doğal ihtiyaçlarını karşılamadığı yönünde uyarılar yapılmıştı.

Şakir yıllarca doğal yaşamından uzakta, dört duvarın, tellerin ve insanın çizdiği sınırların arasında yaşadı. Biz ona bir isim verdik, onu “şehrin maskotu” yaptık, fotoğraflarını çektik, çocuklara gösterdik. Sonra öldüğünde üzüldük.

Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin en büyük çelişkilerinden biri burada yatıyor. Bir canlıyı sevdiğimizi söylerken onun nerede yaşayacağına, nasıl yaşayacağına, kiminle yaşayacağına, ne kadar hareket edeceğine ve hatta kimi zaman ne zaman öleceğine karar vermeyi kendimizde hak görebiliyoruz.

Türkiye’de yaşanan ekolojik yıkım, enerji ve santral projeleri, madencilik faaliyetleri, ormanların ve sulak alanların kaybı aynı zamanda hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesi anlamına geliyor. Bir ormanda kesilen ağaç yalnızca bir ağaç değildir; o ağacın üzerinde yuva kuran kuşun, gölgesinde yaşayan böceğin, çevresinde beslenen memelinin yaşam alanıdır. Bir dere yalnızca sudan, bir kıyı yalnızca kumdan, bir sulak alan yalnızca sazlıklardan oluşmaz.

Çukurova bunun en açık örneklerinden biri. Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin oluşturduğu deltadaki Akyatan, Tuzla, Ağyatan ve Yumurtalık lagünleri çok sayıda yerli ve göçmen kuş türünün beslenme, dinlenme ve üreme alanları arasında. Aynı coğrafya enerji, sanayi ve altyapı yatırımlarının baskısını da taşıyor. Bir santral projesini yalnızca enerji politikası, bir madeni yalnızca ekonomi, bir orman kesimini yalnızca arazi kullanımı meselesi olarak değerlendirdiğimizde orada yaşayan diğer türleri görünmez hale getiriyoruz.

Oysa hak ihlallerini tek başına değerlendirmek mümkün değil. Haklar her biri birbirine bağlı bir zincir.Bir köpeğin yaşam hakkıyla bir ormanın var olma mücadelesi, bir kuşun göç yolu ile bir nehrin temiz akma hakkı, bir gorilin kendi türüyle yaşayabilmesiyle bir insanın sağlıklı bir çevrede yaşayabilmesi birbirinden ayrı veya kopuk meseleler değildir.

Bir ormanı yok ettiğimizde yalnızca ağaçları kaybetmiyoruz. Bir sulak alanı kirlettiğimizde yalnızca suyu kirletmiyoruz. Bir hayvanın yaşam hakkını elinden aldığımızda yalnızca o hayvana zarar vermiyoruz.

Yaşam birbirinden bağımsız parçalardan oluşmuyor. Bir canlının hakları ihlal edildiğinde tüm canlıların hakları ihlal ediliyor. Bu nedenle 4 Ekim’i yalnızca hayvanlara mama verdiğimiz, onları sevdiğimizi söylediğimiz, birkaç fotoğraf paylaşıp “Hayvanları Koruma Günü”nü kutladığımız bir gün olarak görmek istemiyoruz. Bugün “koruma” kelimesinin kendisini sorgulamak istiyoruz.

Hayvanları korumaktan söz ediyorsak önce onları kimden korumamız gerektiğini konuşmak zorundayız.

Yazar