Adana gibi geleneksel mutfağıyla baskın bir şehirde vegan olmak ilk bakışta ilginç bir tercih gibi görünse de, benim için veganlık yalnızca “et yememek” değildir; hayvanların bizim için bir mal, yiyecek, giysi ya da eğlence aracı olmadığını kabul eden bir yaşam biçimidir. Yani hayvanların da bizim gibi acıyı hissedebilen, yaşamayı isteyen canlılar olduğunu ve bu yüzden onların kullanılmasının, öldürülmesinin büyük bir ahlaki çelişki yarattığını kabul etmektir. Hayvan sömürüsünün reddidir. Çoğu insan çocukluktan itibaren et yemenin normal, süt içmenin sağlıklı olduğunu öğrenir ve hayvanların sömürülmesi göz önünde olmadığı için bu durum sorgulanmaz. Oysa veganlık, bu normalleştirilmiş sömürüye karşı “zarar vermeme” ilkesini savunur. Bu yüzden günlük tercihlerim bir diyetin ötesinde, milyonlarca hayvanın yaşam hakkını savunma biçimimdir. Tam da bu noktada vegan aktivizmin önemi ortaya çıkar çünkü sadece kendi tabağımda değişiklik yapmak yeterli değildir; hayvanların görünmez kılınan yaşam hakkını başkalarının da görmesi gerekir. Vegan aktivizm, hayvanların yaşadığı acıları görünür kılmak, toplumsal farkındalık yaratmak ve daha adil bir dünya için kolektif bir değişim başlatmak adına vazgeçilmezdir.

Çukurova Üniversitesi’nde geçirdiğim yıllarda vegan bir öğrenci olarak yaşadıklarım, bireysel tercihlerimin ötesinde sistemsel bir soruna işaret ediyor. Üniversitenin yemekhanesinde neredeyse hiç vegan seçenek bulunmuyor; çoğu zaman sadece vejetaryen bir alternatif oluyor, o da ya fakülteme yakın yemekhaneye ulaşmıyor ya da kısa sürede tükeniyor. Bu durum yalnızca beslenme yetersizliği yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda vegan öğrencilerin görünmez kılındığını hissettiriyor. Daha da önemlisi, veganlığın uygulanamaz bir yaşam biçimi olduğu yönünde yanlış bir algıyı güçlendiriyor. KYK yurdunda kaldığım dönemde de benzer sorunlarla karşılaştım; yemekler çoğunlukla pilav ya da basit sebze yemekleriyle sınırlıydı ve yeterli, dengeli bir beslenme sağlamıyordu. Çoğu zaman kendi yemeğimi hazırlamak zorunda kaldım, bazı günler ise aç kalmayı göze aldım. Tüm bu deneyimler bana, veganlığın bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde, yapısal destek ve kapsayıcılık gerektiren bir yaşam biçimi olduğunu gösterdi. Eğer üniversitelerde ve yurtlarda gerçekten kapsayıcı vegan seçenekler sunulsa, bu yalnızca öğrencilerin özgür tercihlerine saygı göstermekle kalmaz, aynı zamanda birçok gencin daha ekolojik ve adil bir yaşam biçimine yönelmesi için cesaret verici bir adım olurdu.

Nitekim bu sorunların görünür hale gelmesiyle birlikte Çukurova Üniversitesi’nde bir süreliğine “vegan menü kampanyası” yürütüldü ve yemeklerin kalitesinin iyileştirilmesi yönünde talepler dile getirildi. Ancak bu taleplere üniversite yönetiminden somut bir yanıt gelmedi. Bildiğimiz kadarıyla 2015’ten bu yana Merkezi Kafeterya 3 Nolu Öğrenci Yemek Salonunda seçenekli olarak vejetaryen yemek servisi başlatıldığı görülüyor. Ancak günümüzde bu adım hem sınırlı hem de kapsayıcılıktan uzak durumda çünkü; söz konusu menü yalnızca merkeze yakın öğrenciler için erişilebilirken, İletişim Fakültesi, Hukuk Fakültesi gibi kampüsün merkezinden uzak fakültelere devam eden öğrenciler kendi yemekhanesinde bu imkana ulaşamıyor. Böylece üniversitenin sunduğu çözüm, görünürde bir ilerleme sağlasa da pratikte birçok öğrenciyi dışarıda bırakıyor. Ayrıca yalnızca vejetaryen menü sunulması, süt ve yumurta gibi hayvansal ürünleri içermeye devam ettiği için vegan öğrenciler açısından yetersiz kalıyor. Tüm bunlar, üniversite yönetiminin kapsayıcılık anlayışının sembolik bir jestle sınırlı kaldığını, öğrencilerin gerçek ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamaktan uzak olduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle Çukurova Üniversitesi’nin atacağı her adım yalnızca öğrencilerin günlük beslenme ihtiyacını karşılamakla sınırlı kalmayacak, aynı zamanda gençlerin ekolojik farkındalıklarını ve etik duyarlılıklarını da destekleyecektir. Üniversitelerde vegan menülerin ve bitkisel alternatiflerin yaygınlaşması, belediyelerin sosyal tesislerde kapsayıcı politikalar geliştirmesi ve yerel üreticilerin bu dönüşüme dahil edilmesi, hem öğrencilerin yaşamını kolaylaştıracak hem de Adana’nın zengin mutfak kültürünü daha sürdürülebilir ve adil bir biçimde geleceğe taşıyacaktır. Bu bütüncül yaklaşım, yalnızca vegan öğrencilerin değil, hayvanların ve doğanın da haklarını gözeten bir yaşam biçimini kurumsallaştırmanın ilk adımı olabilir.

 Yine de Adana’da vegan bir öğrenci olmak zorlukları olsa da imkânsız değil. Aksine, her gün verdiğim kararlarla daha adil, daha ekolojik ve herkes için yaşanabilir bir dünyanın mümkün olduğunu kendime hatırlatıyorum. Çukurova Üniversitesi’nde düzenli vegan menülerin sunulması, kantinlerde bitkisel alternatiflerin yer alması ve öğrenci topluluklarına, olabilecek kulüplere bu konuda destek verilmesi; Adana’da ise belediyenin sosyal tesislerinde ve etkinliklerinde vegan seçeneklerin yaygınlaştırılması, başta kebap olmak üzere yöresel yemeklerin vegan alternatiflerinin tanıtılması sürdürülebilir bir değişimin önemli adımları olabilir. Bu bölgede vegan aktivizmin sürekliliği ise öğrencilerin, sivil inisiyatiflerin ve yerel yönetimlerin iş birliğiyle, seminerler, atölyeler ve farkındalık etkinlikleriyle sağlanabilir. Çünkü veganlık yalnızca bireysel bir yaşam biçimi değil; hayvanların, doğanın ve biz insanların ortak geleceğini savunma iradesidir. Ve inanıyorum ki, atılacak her küçük adım bir gün daha kapsayıcı, daha yeşil ve daha özgür bir yaşamı mümkün kılacaktır.

Yazar

ÇUKUROVA EKOLOJİ HAFIZA DERNEĞİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin