Öncelikle, ekolojik açıdan gezegenimizin ve ülkemizin durumunu tespit ederek başlayalım.

Bugün bulunduğumuz noktada dünyamızın ve insanlığın içinde bulunduğu durumu ekolojik açıdan şöyle değerlendirebiliriz: “İnsanlık tarihinde potansiyel felaketler hiç bu kadar küresel olmamış, bu çapta sosyal ve ekolojik krizler hiç bu kadar eşzamanlı tehdit oluşturmamış; ayrıca, bizi tehdit eden tehlikeler hakkında da hiç bu kadar çok bilgiye sahip olmamıştık.”

Kapitalizm ve endüstri çağı ile, yani kömür, petrol, gaz yakılmaya geçilmesiyle birlikte büyük değişiklikler oldu. Atmosferi çöplük gibi görüp, iki yüzyıl boyunca salınan zararlı gazlar dünyayı kalın bir örtü gibi sardı ve küremizin ısısı giderek artmaya başladı. Şu anda yaşamakta olduğumuz muazzam yangın, sel, hortum felaketlerinin, görülmemiş sıcak dalgalarının bütün kıtalarda aynı anda yaşanmasının ana sebebi budur.

Küresel ısınma bir sistem sorunudur. İçinde yaşadığımız bu kapitalist sistem özellikle de 1980’lerden sonra hiçbir sınır tanımadı. Ölçüsüz büyüklükte bir gelir dağılımı adaletsizliği olmasına rağmen milyarderlerin yönetiminde, sadece ve sadece daha fazla para kazanmak amaç oldu. Akılla, mantıkla ya da sağduyuyla izah edilmesi mümkün olmayan bir tüketim buna eşlik etti. Bilim bize böyle devam edersek öleceğimizi, yok olacağımızı söyledi ama bu bilgi karşılık görmedi. Yangınların, sel felaketlerinin ve yaşanan bütün iklim anormalliklerinin baş sorumluları, uzun sürede bunun geleceğini bilmelerine rağmen bunu gizleyen, hatta aksine faaliyetlerini artıran büyük petrol, gaz, kömür şirketleri ve onların dümen suyunda politikalar izleyen siyasetçilerdir. Afrika’da ve Güney Amerika’da tarım yapma olanakları tükenen on binlerin göç yollarına düşüp, sağ kalanların Avrupa’nın çeperlerinde ve Kuzey Amerika’nın sınırlarında mülteci konumuna düşmeleri günlük olay haline geldi.

Atmosferdeki sera gazı seviyesi rekor seviyeye ulaştı. 350 ppm (milyonda bir parçacık) üstü tehlike olmasına rağmen, son ölçümde 424 ppm olduğu görüldü. Son 45 yıldır yapılan ölçümlerin en yüksek seviyesi. Buzullar hızla erimekte. Deniz seviyesi 1993 ortalamasına göre bugün 7.7 cm daha yüksek, küresel deniz seviyesi her 10 yılda 3.1 cm yükseliyor. Okyanusların üst katmanlarında ölçülen sıcaklık da rekor seviyelerde: ilk 600 metrede termal enerji birikmeye devam ediyor. Bu durum okyanusların karbondioksit emme kapasitesini düşürüyor. Her geçen yıl 1800’lerin ortalarından beri en sıcak yıl olarak kayıtlara geçiyor. Buzulların kaplama alanı 45 yıldır yapılan ölçümlerin en düşüğüne ulaştı. Ortalama %25 buzul alan erimesi oldu. Mercan resiflerinin %95’i iklim değişiminden kötü etkilendi veya tamamen öldü. Dünya daha önceleri 5 büyük yok oluş yaşadı, şu an 6.sını yaşamaktayız. Biyolojik çeşitlilik büyük bir hızla kayboluyor. İklim krizi kapitalist sistemin yol açtığı bir krizdir. İklim krizi, iklim yıkımına dönüştü. Bu krizden, küresel ısınmadan esas olarak dünyanın yoksulları zarar görüyor. Sorumlular petrol ve kömür şirketleridir, petrol ve kömüre dayalı endüstriyel sistemdir ve elbette onlara yataklık yapan politikacılardır.

Sınırları olan bir gezegeni sınırsız bir şekilde tüketemeyeceklerini bir türlü anlamadılar. Kapitalizmin temel özelliği olan sürekli büyüme, sürekli kâr etme kuralından kaynaklanan bu anlayışsızlık, gezegenimizdeki hayatı uçurumun kenarına getirdi. Kapitalist sistem devamlı ve her alanda kriz üretiyor. Kriz yaşamayan herhangi bir alan yok gibi. Üstelik, bugünkü krizler “normal” seviyelerinin çok ötesinde görünüyor. Özellikle ekolojik kriz, iklim krizi beklenenden hızlı büyüyor. Hatta, bilim insanlarına göre geri dönülmez noktayı geçmiş bulunuyoruz.

Ülkemizde de durum bu kötü gidişattan farklı değil. Doğusundan batısına ülkenin “değer” biçilen her doğa parçası, maden, enerji, inşaat, turizm tesislerinin işgali altında; orman varlığı azaldı; meralar, yaylalar, otlaklar, tarım alanları küçüldü, kurulan tesislerle yıkıma uğratıldı; göller, dereler, sulak alanlar, akarsular ya betonlarla “ıslah” edilip zincire vuruldu, ya da izin verilen şirket etkinlikleri yüzünden kurudu; henüz kurumayan nehirler, bırakılan sanayi ve tarımsal atıklar nedeniyle zehir akıyor; denizler oksijensiz bırakıldı, koca Marmara Denizi ölüm döşeğinde; biyolojik çeşitlilik azaldı; yaban hayvanları avcılara pazarlandı; korunma dereceleri düşürüldüğü için korunan alanlarda, aynı şekilde tarihi ve kültürel varlıkların bitişiğinde yapılaşma ve sanayi etkinlikleri aldı başını yürüdü; içerisinde plastik ve tehlikeli maddelerin bulunduğu atıkların ithal edilmesine ve asbestli gemilerin ülkeye girmesine izin verildiği için Türkiye emperyalist devletlerin ve tekellerin çöplük alanına döndü.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de 7554 sayılı torba yasa ile Anadolu coğrafyasına, doğasına yeni bir saldırıya hazırlanıyorlar. Bu yasa, halkın mülkiyet, adalet ve onurlu yaşam haklarını hedef alan bir hak gaspı rejiminden başka bir şey değildir. “Acele” ve “üstün kamu yararı” adı altında şirketlere yetki devredilmekte, idarenin kararları baypas edilmekte, mülkiyet hakkı fiilen yok sayılmaktadır. Kâğıt üzerinde yasal görünen bu düzen, halkın vicdanında meşru değildir ve hayatlarımızda karşılığı yoktur. 7554 sayılı işgal yasası ÇED, imar, orman, mera yasa ve yönetmeliklerini, denetim mekanizmalarını etkisizleştiren bir “süper izin” rejimi kurarak devlet gücünü şirket menfaatine tahsis etmektedir. Bu yasa, mülkiyet hakkını hiçe sayarak acele kamulaştırma kararlarıyla köylülerin topraklarına el konulmasına olanak tanımaktadır. Anayasaya aykırı bu düzenleme, doğal varlıklarımıza ve küçük üreticilerin bağımsızlığına karşı açık bir toprak gaspıdır. Zeytinliklerin korunmasını kâğıt üzerinde bırakıp şirketlere teslim eden, meraları halkın ortak yararından koparan bu yasa ile yaşam hakkı, hukuki güvenceler ve ortak değerlerimiz hiçe sayılmaktadır. Şirketleşen devlet yönetiminin topraklarımızı, ormanlarımızı, yaşam alanlarımızı “pazar malı” olarak gördüğünün en açık ifadesidir bu yasa.

Çukurova ve Adana’nın durumu da bu genel tablodan farklı değil.

 

Hava kirliliği:

Yumurtalık Sugözü Köyü’nde 1999 yılında Alman Steag firması tarafından kurulan ve sonradan Oyak’ı ortak alan Sugözü kömür santrali her saat 500 ton kömür yakıyor. 1 km. yanına kurulmasına izin verilen ve Çinli firmaların yatırımı olan Emba Hunutlu kömür santrali de 2022 yılından bu yana bir saatte 500 ton kömür yakıyor. Sabancı Holding’in kurduğu Tufanbeyli kömür santrali ise 2016 yılından bu yana bir saatte 1.000 ton kömür yakıyor. İlk ikisi ithal kömür ile çalışıyor, Tufanbeylideki ise yerli linyit yakıyor, kalorisi düşük olduğu için onlardan iki kat fazla kömür yakıyor. Bu santraller, yönetmeliklere uygun filtreleri olduğunu ve herhangi bir kirliliğe neden olmadıklarını söylerler. Bu söyledikleri tümüyle yalandır. Binlerce ton kömür yakıp havayı, suyu, toprağı kirletmemek mümkün değildir. Deniz kenarında olup, soğutma suyu olarak milyonlarca ton deniz suyu kullanıp, ısınmış ve içindeki canlılar şok klorlama ile öldürülmüş bu ölü suyu tekrar denize salan santraller, deniz ekosistemini geri dönüşü olmayan biçimde tahrip eder. Kömürün ana maddesi olan karbon, yanma sonucu oksijen molekülleri ile birleşip karbondioksit gazını oluşturur ve küresel ısınmanın ana nedeni olan bu gazı filtrelemek mümkün değildir, böyle bir teknoloji yoktur ve zaten mevcut yönetmelikler böyle bir zorunluk getirmez. Mevcut filtreler, kömürde bulunan ve yanma sonucu ortaya çıkan azot ve nitrat bileşikleri için kurulmuştur. En ileri teknoloji ile kurulan filtreler bile azot ve nitrat bileşiklerini ancak %80-85 oranında tutabilmektedir. Yakılan kömür miktarının büyüklüğü düşünüldüğünde atmosfere salınan %10-15 oranındaki asidik bileşiklerin havaya, suya, toprağa ve tüm canlılara vereceği zarar ortadadır. Üstelik, bu sonuç normal şartlar altında, iddia edildiği gibi, 24 saat filtrelerin çalıştığı var sayıldığında olabilecek olandır. Santraller yakınında yaşayanlar filtrelerin geceleri çalıştırılmadığını, kömür tozu ve yoğun dumana maruz kaldıklarını sık sık anlatırlar.

Kapitalizm enerji için kömür yakmaya 200 yıldır devam ediyor. Birleşmiş Milletler gibi bir kuruluş bile kömür kullanımına son vermek gerektiğini söylüyor ve bunu sağlamak için düzenli toplantılar düzenliyor. Başka ülkeler yavaş yavaş kömür santrallerini kapatıyorlar, Türkiye’de ise ellinin üzerinde kömür santrali var ve yenilerinin kurulması için hazırlık yapılıyor.

Hava kirliliğini konuşuyorsak her yıl ücretsiz dağıtılan kömür sorununa da değinmek gerekiyor. Bütün karşı çıkışlara rağmen devlet kurumları yıllardır bu uygulamaya devam ediyor. Yoksulları kışın soğuktan korumak gerekçesiyle, yoksulluğunu belgeleyen ailelere torba torba kömür dağıtılıyor. Kentlerin varoşlarında, yoksulların yaşadığı semtlerde kış akşamları atmosfer zehirleniyor, solunum yolu hastalıkları artıyor. Popülizm uğruna, oy kaygısıyla yapılan bu uygulama inatla sürdürülüyor. Oysa; Aralık, Ocak ve Şubat aylarında yoksulluğu belgelenen ailelerin elektrik faturasının yarısını devletin ödemesi geçici olarak yoksulları rahatlatabilir ve daha temiz bir çözümdür. Kömürü çıkartmak, torbalamak, nakletmek ve ev ev dağıtmaktan daha az maliyet gerektirir. Ama, niyet yoksullara yardım değil de, yakın çevrenize rant dağıtmak ise, bu öneri işinize gelmez.

Adana Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Özden Polatöz yakın zamanda konu ile ilgili şu gerçekleri açıkladı: “Fosil yakıt kullanımının artışı kükürtdioksit ve organik partiküllerin salınımını artırarak halk sağlığı için ciddi tehditler oluşturuyor. Adana’da hava kirliliği alarm verecek düzeyde yüksektir. Kömür yakma oranı arttıkça hava kirliliği arttı. Kükürtdioksit ve partikül madde değerleri Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği olması gereken değerlerin 3,87 kat üzerindedir. Hem günlük, hem de yıllık olarak yüksek seviyelerdedir.”

Toprak kirliliği ve toprak kaybı:

Çukurova sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın en verimli ovalarından biridir, milyonlarca yıl içinde oluşmuştur, özenle korunması gerekir. İki büyük nehir tarafından sulanan, daha nice kuşakları yaşatacak verimlilikte bir ovadır. Uygulanan yanlış imar politikaları sonucunda kentler yayıldıkça tarım yapılan Çukurova toprakları azalmakta, betonlaşmaktadır. Aynı şekilde, yanlış tarım politikaları sonucunda toprak verimsizleşmektedir. Her sene artan oranda kullanılan kimyasal gübre ve zirai ilaçlar Çukurova toprağını zehirlemekte, toprak adeta yavaş yavaş kanser olmaktadır.

Kuraklık ve su kirliliği:

Bütün dünyada olduğu gibi, Akdeniz havzasında yaşanan kuraklık ve su azlığı yavaş yavaş bölgemizde de kendisini göstermektedir. Bunun çarpıcı örnekleri bu yıl içinde başına yansıdı. DSİ; üreticilere yazı göndererek sonbahar ekimi yapmamalarını, bunun için verecek yeteri kadar su bulunmadığını bildirdi. ASKİ ise; abonelere suyu idareli kullanmalarını, bahçe sulamamalarını, araba ve halılarını içme suyu ile yıkamamalarını duyurdu.

Ülkemizde tatlı suyun %72’si tarımda, %10’u sanayide ve kalan %18’i ise evsel ihtiyaçlar için kullanılmaktadır. Sanayide kullanılan su miktarı her geçen yıl artmaktadır.

Adana’nın atık su arıtma tesisi bulunmayan iki ilçesinin ( Tufanbeyli ve Feke) atık suları arıtmasız olarak, içme suyunun temin edildiği Çatalan Barajına gelmeye devam etmektedir.

Adana’nın büyük bölümünün atık sularının toplandığı Seyhan atıksu arıtma tesisi yetersiz hale gelmiş ve kapasite artırma programı halen yürürlüğe girmemiştir.

Seyhan ve Ceyhan nehirlerinde kirlilik önlenememektedir. Özellikle; Ceyhan nehrinin organize sanayi bölgesi yakınından geçerken sanayinin zehirli atık suları ile kirletilmesi defalarca basında yer aldı, kirlenen su ile bahçelerini, tarlalarını sulamak zorunda kalan üreticiler şikâyetlerde bulundular, ama sonuç alınamadı. Sanayiciler inkâr ettiler, bakanlık yetkilileri sudan numune alıp, tahlile gönderdiler, küçük para cezaları ile dosya kapatıldı.

Adana’da yerel yönetimler her fırsatta yurttaşlara suyu tasarruflu kullanmaları, bahçe sulamamaları doğrultusunda duyuru yapmakta, bu arada aynı belediyeler parklar ve refüjlerin sulanmasını içme suyu ile yapmaya devam etmekteler. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için ve aynı zamanda belediyelerin yurttaşlara örnek olması için “yağmur suyu hasadı” yapmaları gerekmektedir. Yerel yönetimler, yıllardır kendilerine yapılan ve duyarsız kaldıkları bu öneriyi artık hayata geçirmelidirler. Aynı şekilde, kent içinde asfalt yerine taş yol yapımına ağırlık vererek, yağmur suyunun toprakla buluşmasına imkân vermeliler. Böylelikle, “kentsel ısı adası” etkisini de azaltmış olurlar.

Çukurova’da tarımsal sulama halen açık kanal sistemi ile yapılmakta, 70 yıllık eski kanallarda su toprağa karışmakta, buharlaşma yoluyla su kaybı yaşanmaktadır. Vahşi sulama sistemi halen büyük ölçüde yapılmaktadır. Barajdan tarlaya kapalı sistemle su taşınması projesinden yıllardır söz edilmekte, fakat uygulamaya geçilmemekte, günü kurtarma politikası egemenliğini sürdürmektedir.

Su politikası hayatiliğine uygun ele alınmalı, bölgesel ve havza esaslı planlamalar vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmelidir.

Çukurova’yı bekleyen tehlikeli projeler:

Korumamız ve gelecek kuşaklara devretmemiz gereken verimli toprakları kapitalizmin inşaat ve yol yapma iştahı tehdit ediyor. Adana kent merkezi ve Akdeniz’in ortasından geçecek, 100 metre genişliğinde olacak “Güney Çevre Yolu” diye adlandırdıkları bir projeden söz ediliyor. İki büyük nehrin milyonlarca yıl taşıdığı alüvyonlarla oluşan Çukurova’nın ortasına kilometrelerce asfalt dökmekten, ovada betonlaşmayı başlatmaktan söz ediyorlar.

Başka bir yolun adı da “Kuzey Çevre Yolu” imiş. Bu yol da Seyhan ve Çatalan Baraj Göllerinin arasından geçecekmiş. Yani, titizlikle korumamız gereken en önemli su rezerv alanlarımızın yakınlarından.

Bitmedi; Yumurtalık – Mersin arasında sahile çok yakın, paralel bir “Güney Sahil Yolu” yapılacağı söyleniyor. Seyhan ve Ceyhan Nehirlerinin Akdeniz ile buluştuğu, koruma altındaki sulak alanlardan geçecek olan bu yolun tahribatını düşünmek bile korku veriyor.

Sasa, Yumurtalık sahillerinde çok geniş bir araziyi hazineden ve şahıslardan toplama işlemini tamamladı. Büyük bir petrokimya işletmesi kurulacağı söyleniyor. Petrol rafinerisi, plastik hammaddesi olan polipropilen ve daha birçok ürün için hazırlık yapılıyor.

Ceyhan ve Yumurtalık arasında “kimya özel ihtisas organize sanayi” bölgesi kurulması hazırlıkları yapıldığı basına yansıdı. İkinci bir Gebze olacağı söyleniyor. Biliyorsunuz, Gebze yıllardır nefes almakta insanların zorlandığı, kanser vakalarının en sık yaşandığı yer olarak biliniyor.

Ceyhan kıyılarında Rönesans şirketi tarafından yapılacak polipropilen tesisinin temeli Cumhurbaşkanı tarafından atıldı.

Karataş yakınlarında, Ceyhan nehrinin Akdeniz ile buluştuğu yerde “su ürünleri özel ihtisas organize sanayi” adı altında çalışmalar yapıldığı basına yansıdı. Oysa, orası özel, endemik canlıların yaşadığı, yer yer kumul olan bir sulak alan.

Kısacası; mücadele edilmez ve bu projeler önlenemez ise, yakın zamanda “Çukurova” “Zehirova” olmaya aday.

Yazar