Tarihi, sosyo-kültürel ve toplumsal yapısı ile ekolojik özellikleri sayesinde kendine özgü bir kimliğe sahip olan Çukurova, bu özellikleriyle öne çıkan bir bölgedir. Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve her medeniyetten izler taşımaktadır. Hititler’den Persler’e, Helenistik Krallıklardan Emevîler’e kadar pek çok uygarlığın izlerini bıraktığı yerin adıdır Çukurova.

Günümüz toplumsal yapısı da elbette tarihinden bağımsız değildir. Çukurova, topraklarının verimliliği nedeniyle tarih boyunca yoğun göç almış; aynı zamanda bu bereketli topraklar birçok savaşa da tanıklık etmiştir. Bölgedeki son dönem savaşlarının bir kısmında pamuk yetiştiriciliği ve toprakların verimliliği ön plana çıkmış, bu durum bölgenin ekolojik yapısının yıpranmasına sebep olmuştur.

Çukurova denildiğinde akla ilk olarak pamuk ve portakal gelir. Bu bölgede pamuk, “beyaz altın” olarak adlandırılır; çünkü pamuk yetiştiriciliği burada çok yaygındır. Ancak son yıllarda tarımsal faaliyetlerin ülke genelinde neredeyse durma noktasına gelmesi, pamuğu da olumsuz etkilemiştir. Uzun yıllar boyunca pamuk, hem yoksulun hem de “ağanın” ekmek teknesi olmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşundan önce bu coğrafyada üretilen pamuk, bölgenin kendi ihtiyacını karşılayacak seviyedeydi. Cumhuriyet döneminden itibaren ise sanayileşmenin bu coğrafyadaki etkileri, özellikle tarımsal alanda yoğun bir şekilde hissedilmiştir.

Tarımın sanayileşmesiyle birlikte zirai ilaçların kullanımının artması, toprağın bu kimyasallar nedeniyle veriminin azalmasına yol açmıştır. Bu durum yalnızca insanlara değil; hayvanlara, yer altı sularına ve bitkilere de zarar vermektedir. Çukurova Bölgesi’nde pamuk yetiştiriciliği kadar narenciye üretimi de yaygındır. Baharın gelişiyle birlikte tüm bölgeyi narenciye çiçeklerinin kokusu sarar. Arılar, böcekler ve bitkiler, Çukurova’nın bereketini en çok bu dönemde hisseder. Ancak, sanayileşen tarım anlayışı ve çarpık şehirleşme son yıllarda narenciye üretimini de olumsuz etkilemiştir. Normalde Anadolu’nun narenciye ihtiyacının %77’si bu bölgeden karşılanırken, son yıllarda uygulanan tarım politikaları sebebiyle bu oran düşmüştür.[1] Buna rağmen, bölgedeki canlıların ve doğanın büyük oranda narenciyelerle kurduğu konvansiyonel ekolojik ilişki hâlen belirgindir…

Çoğu kişinin yalnızca Antalya’ya özgü sandığı, fakat aslında Akdeniz Bölgesi genelinde görülen Caretta caretta kaplumbağalarının yumurtlama alanlarından biri de Çukurova’dır. Özellikle Karataş ilçesinde Carettalar, belirli dönemlerde yoğun bir şekilde sahile çıkar, yumurtalarını bırakır ve tekrar denize dönerler. İnsan merkezci bakış açısının toplumsal kültür üzerindeki etkisi bu denli baskın olmasaydı, bu doğal süreç bir sorun olarak değil, tam tersine bir zenginlik olarak değerlendirilebilirdi.

Ne yazık ki Karataş sahillerinde bazı restoran işletmecilerinin, Caretta’ların yumurtlamak için tesislerinin bulunduğu alanlara gelmesini sorun olarak görmeleri; yuvalara müdahale etmeleri veya karaya çıkan anne Caretta’lara şiddet uygulayarak onları geri denize göndermeleri, bölgenin en acil ve çözülmesi gereken sorunlarından biridir. Sit alanı ilan edilen bölgelere işletme açma ruhsatı verilmesi ve bu sürecin gerekli idari denetimlerden yoksun olması da sorunun derinleşmesine yol açmaktadır. Bu nedenle, belediyelerden idari amirliklere kadar tüm kurumların, süreci bütüncül bir yaklaşımla ele alması gerektiği kanaatindeyiz.

Son yıllarda Çukurova denince akla, Avrupa’nın geri dönüştürülemeyen çöplerinin toplama ve imha merkezi hâline gelmiş bir coğrafya geliyor. Bir zamanlar “bereketli toprakları” ile anılan bu bölge, son on yılda toprağından havasına, suyundan canlılarına kadar sistematik bir ekolojik yıkıma uğratılıyor.[2] Toprağın verimsizleşmesi, havanın her geçen gün daha kirli hâle gelmesi, artık gündelik hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Bu mesele yalnızca ele alınması gereken bir sorun değil; aynı zamanda kamuoyunun sürekli gündeminde tutulması zorunlu bir felakettir.

Çöplerin yakılması ya da toprağa gömülmesi, sorunun yalnızca görünen kısmı. Asıl tehlike, bu kirli düzenin arkasında örgütlü şekilde çalışan ve bölgede “çalışma” adı altında faaliyet yürüten lobilerde yatıyor. Çukurova’nın herhangi bir sessiz köşesine gittiğinizde ithal bir çöp görme ihtimali artık bir olasılık değil, neredeyse bir garanti. Tarsus’tan Yumurtalık’a, Seyhan’dan Osmaniye’ye kadar Çukurova’nın her bir noktası ithal çöplerin istilası altında; bu kadim coğrafya adeta küresel bir çöplüğe dönüştürülüyor

  Çukurova Bölgesi, Toros Dağları ile çevrili bir deltadır. Bu dağlar, bölgenin verimliliği sayesinde zengin taş ve mineral kaynakları barındırmaktadır. Bu zenginlik, içinde yaşadığımız toplumsal yapıda aynı zamanda sermayenin hammadde ihtiyacı anlamına gelmektedir. Sadece Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Adana İl Müdürlüğü’nün sitesinde 11 adet kömür santralinin ismi ve ÇED raporu bulunmaktadır. Yumurtalık ile Ceyhan arasındaki bölge adeta altüst edilmektedir. Ayrıca Karayolları Genel Müdürlüğü’nün “Güney Çevre Yolu” projesi de yeni rant alanları açacak ve Toroslar’ın denize uzanan doğal yapısına zarar verecektir.

Aslında Çukurova Bölgesi’nde yaşanan sorunları tek bir yazıda sıralamak mümkün değildir. Ancak amacımız, tüm bu sorunların farkında olanlar olarak bu süreçte ne yapacağımızın ve neyin sesi, hafızası olacağımızın ön bilgisini paylaşmaktır. Çukurova, çok ciddi bir eko-kırım alanına dönüştürülmüşken; bu kırıma karşı Karacaoğlan çiğdeminin, nergis çiçeğinin, her bahar gelen flamingoların ve karıncaların sesi olmak için yola koyuluyoruz.

Hafızayı Diri Tutmak Lazım!

Çukurova, sanatıyla ve edebiyatıyla tüm toplumun hafızasına kazınmış bir yerdir. Belki Yaşar Kemal’in bir romanında, belki Orhan Kemal’in bir öyküsünde, belki de Abidin Dino’nun bir resminde rastlamışsınızdır Çukurova’nın zarafetine… Aslında hepimizin aklının bir köşesinde Çukurova’ya dair bir iz vardır. Ancak bugün, Yaşar Kemal’in İnce Memed romanında anlattığı yollardan geçerken, onun betimlediği manzaraları ve bitkileri görmek artık çok zor.[3] Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanındaki Çukurova ile bugünkü Çukurova arasında bağ kurmak da neredeyse imkânsızdır.

 Hafızamızın tozlu raflarında hepimiz Çukurova’ya dair anılar ve izler taşıyoruz; belleğimizdeki yeri hâlâ sağlam. Edebiyat açısından Çukurova’nın bu güçlü temsili korunuyor. Peki, ekolojik açıdan Çukurova’nın tarihini diri tutmak mümkün mü? Elbette mümkün… Bizi bu yola çıkaran bilinç ve inanç tam da bunun üzerine kurulu…

Çukurova’daki ekolojik yıkım, Anadolu topraklarının genelindeki talanla paralel ilerlemiştir. Karadeniz’deki JES ve HES projeleri, Marmara’daki orman katliamları, Ege’deki orman yangınları… Bunların hepsi, “bereketli topraklar” olarak anılan Çukurova’nın yağmalanışının da tarihidir.

Hafıza ağı olma iddiamızın temelinde, bugün yaşamakta olduğumuz ve bizden sonrakilere bırakacağımız Çukurova’nın ekolojik tarihi yatmaktadır…
Günümüz Çukurova’sında gördüğümüz eksikliklerden yola çıkan genç bir ekibiz; sorumluluğumuzun ve iddiamızın büyüklüğünün farkındayız. Bizi bu sürece iten şey, bireysel mücadele alanlarımızın bir ağda buluşma arzusudur. Bizler yeni bir şey ortaya koymak için değil, aksine süregelen ekoloji mücadelesinde destek ve parçası olmak için yola çıkıyoruz.

Ekoloji mücadelesi bireysel mücadele ile sonuca varılabilecek sınırlı bir dinamik değildir. Aksine toplumsallaştığı kadar ilerleyebilen ve ilerleyebildiği kadar toplumsallaşan bir mücadele alanıdır.

 Elbette temelimize yaşadığımız düzenin toplumsal çelişkilerini alıyoruz. Sermayenin sınır bilmez meta isteğine karşı halkın ve Çukurova bölgesinde beraber yaşadığımız canlıların yaşam hakkını savunuyoruz. Bizler bu yapısal çelişkiye karşı, direnç gösteren topluluklarla ve bireylerle bir araya gelerek o egemen algı anlayışına karşı eko-bilinç çalışmaları yapmayı hedefliyoruz.

Bu toprakların yiğit insanına ve beraber yaşadığımız canlılarına sorumluluğumuzu bilerek çıkıyoruz yola…

Kaynaklar:

[1] https://tyhm.cu.edu.tr/cu/brosurler/narenciye-yetistiriciligi

[2] https://9koy.org/avrupadan-adanaya-kanserojen-cop-ithalati.html

[3] “Çukurun içi toprak, çürümüş yaprak kokuyor. Bir çiçek vardır mor, adını şimdi anımsamıyor İşte o da kokuyor. Kayalıklarda vardır o çiçek. Her yerde bulunmaz. Bir dağın tepesinde bir bulut parçası dolanıp durur. Pırıltılar çökmüş kenarlarına. Sırmalarmış.” S. 172 İnce Memed

Yazar

ÇUKUROVA EKOLOJİ HAFIZA DERNEĞİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin